Modern dünyaya ayak uydurabilmenin birinci adımı eğitimli insanlar yetiştirmektir. Eğitime verilen önem, ülkelerin gelişmişlik düzeylerinde büyük bir ölçüt niteliği taşımaktadır. Dolaysıyla tüm dünya ülkelerinde olduğu gibi, ülkemizde de zorunlu eğitim uygulaması varlığını göstermektedir.
İlkokuldan başlayarak lise son sınıfa kadar olmak üzere 12 yıllık zorunlu eğitimin yanı sıra okul öncesi eğitimin gerekliliği de göz ardı edilmemelidir. Okul öncesi eğitim çocuğun 36. ayından 72. ayına kadar olan dönemi kapsayan, belirli bir plan ve program çerçevesinde ilerleyen bir süreçtir.
Okul öncesi eğitim örgün eğitim veren kurumların içerisinde anasınıfı olarak faaliyet gösterirken, farklı bakanlıklar bünyesinde bağımsız olarak kreş ve anaokulu olarak faaliyetlerini sürdürebilmektedirler. Okul öncesi eğitim ile çocukların ilkokula hazır bulunuşluk seviyelerini artırmanın yanında, çocukların psikomotor, zihinsel, ruhsal, duygusal ve en önemlisi sosyal yönden gelişimlerine de katkı sağlanması hedeflenmektedir. Okul öncesi eğitim kurumları çocuğun ailesinden sonra güvenle mutlu bir şekilde dış dünyaya açıldığı ortamlardır. Dolayısıyla bu dönem çocuğun ailesinden bağımsız olarak kendini tanımaya var olan potansiyelini keşfetmeye başladığı, paylaşmayı, arkadaşlık kurmayı, oyun kurmayı öğrendiği dönemdir. Okul öncesi dönem çocuğun algısının en yüksek olduğu dönemdir.
Bu dönemde kazanılan olumlu davranışlar çocuğun ileriki yaşamına çok büyük katkılar sağlarken, olumsuz davranışlar ise çocuğun yaşamında eksikliklere sebep olabilmektedir. Temel eğitim dönemi çocuğa bazı davranışları kazandırmak ve o davranışları benimsetmek için geç kalınmış bir dönem olabilmektedir.
Güven duygusu bu davranışlardan birisidir. 1. Sınıfa başlayan ve okul öncesi eğitim almayan bir çocuk okula, öğretmene ve arkadaşına alışmakta çok büyük zorluklar yaşayabilmektedir. Çünkü çocuk okul çağına gelinceye kadar ailesinden, akrabalarından ve komşularından başka kimseyle bir arada bulunmamış. Dolayısıyla ailesi tarafından ilk defa bir ortama tek başına bırakılıyor, çocuğun gözünde adeta yalnızlığa terkediliyor. Bu durum çocukta kaybetme korkusuna, kaygı bozukluğuna, psikolojik travmalara vb. sebep olabiliyor. Ayrıca temel eğitim dönemi akademik öğrenmenin ağırlıklı olduğu bir dönem olduğu için çocuğa bir takım davranışları kazandırmadan direkt olarak bu dönemin gerekliliklerine maruz bırakmak çocuğa yapılabilecek en büyük haksızlık olarak görülebilir.
Temel eğitime başlamadan önce okul öncesi eğitimle çocuklar; kalem tutma, sınırlara bağlı kalarak boyama yapma, kesme, yapıştırma, öz bakım becerileri, tuvalet ihtiyacını giderme, kendisini sözel ve davranışsal olarak ifade etme, iletişim kurma, arkadaşlık kurma ve bunu sürdürme, dayanışma, eşyalarını koruma, sırayla hareket etme, hakkını gözetme, nezaket kurallarını ve sözcüklerini kullanma, çevresini gözlemleme, tanıma, odaklanma, dinleme, izleme, takip etme gibi bir çok davranışı kazanma imkânı bulur.
Bütün bu avantajlara rağmen Türk toplumu olarak bu konudaki farkındalığımız henüz tam anlamıyla oluşmamış durumdadır. Okul öncesi eğitime giden çocukların bir çoğu çalışan anne ve babaların çocuklarından oluşmaktadır. Bu da demek oluyor ki çocuklar okul öncesi eğitime aslında okul öncesinin gerekliliğinden ziyade bakacak kimse olmamasından dolayı, yani mecburiyetten gönderiliyor.
Son yıllarda Milli Eğitim Bakanlığının okul öncesi eğitimde okullaşma oranının arttırılması kapsamında yaptığı çalışmaların okul öncesi eğitim kurumlarının sayısını ve öğrenci sayısını artırdığı ve bu durumun okul öncesi eğitimin gerekliliği konusunda umut verici adımlar olduğu söylenebilir.
Bir sonraki yazımızda görüşmek üzere...
Ali Haydar İlkokulu Müdürü
